24 Aralık 2012 Pazartesi

olmayan yer

yine doldum.

benim mantığım ve vicdanım bazı şeyleri almıyor. mesela at gözlüğü. yarış atlarının dikkati dağılmasın, etraflarındaki bir şeye takılıp yarışı yarıda kesmesinler diye var; sadece önüne baksın diye. insanlar taksın da, etraflarında olan bitene aldırış etmesinler, sadece kendi yollarını, kendi engellerini görsünler diye değil. ama işte bazısı seviyor. taktı mı çıkaramıyor. ülke ne hale geldi diyor 10 yılda! ekonomik refah diyor. ooh diyor. artık param var ve kendimden başka kimse umrumda değil diyor. desin.

polis var sonra. kolluk kuvveti. yani güvenliği sağlıyor. en azından öyle düşünüyor. "dur şunların kafasına biber gazı kutusunu yapıştırayım ki, bunlar gibi olmayanlar güvenle hayatlarına devam edebilsin." diyor bunun bir tezahürü olarak. copu var, dövsün diye. "copla dövmek eskide kaldı, biz artık copu alıp insanların genzine kadar sokarak onlara işkence yapma yolunu seçiyoruz. daha zevkli oluyor." diyor. bunun yancısı var bi de. okey, batak gibi oyunları oynayanlarınız bilir, oturur o adam, sürekli konuşur. "onu at evet, onu at. çok güzel oynadın abi bravo.." gibisinden. işte bunun sokakta, polisin yanında olanı şöyle diyor: "polise saldırırsanız karşılığını görürsünüz tabii ki." görelim tabii. hakkınız.

komisyon başkanları var sonra türlü türlü. oturdukları koltuklardan emirler yağdırıyorlar. mesela bi tanesi, vakt-i zamanında, bir eğitim kurumuna gitmiş. siyaset yapmaya. sonra o eğitim kurumunda eğitim alanlar demiş ki, "biz seni istemiyoruz ve bu yumurtaları bunun bir göstergesi olarak, fizik kuralları çerçevesinde, sana gönderiyoruz." bu komisyon başkanı da tabii, sinirlenmiş. aramış eğitim kurumunun dekanını, "bu ne biçim iş! sen ne iş görüyorsun! hemen istifa et!" diye haykırmış ciğerlerini sökercesine. sonra bunu gitmiş, bir gazeteciye anlatmış. böyle böyle yaptım diye. gazeteci de şaşırmış, böyle bir şey yapmaya, yani dekanın istifasını istemeye hakkı olup olmadığını sormuş. o da demiş ki, "elbette hakkım. keşke yetki alanımda olsa da kendim görevden alsam." vay anasını. tarihten bir karakter daha vardı böyle. kimdi ya? unuttum. neyse, bi de diyor ki, "asker kışlasına çekildi. yargı normalleşti. bir tek sokak kaldı. sokağı temizleyemedik." e sizin de işiniz zor tabi. kaç tane sokak var..

bunların hepsi tabii, çoook uzaktaki adı bilinmeyen bir ülkenin sınırları içinde oluyor. tanıdık bir yer olsa mantığım alırdı en azından. hem zaten bakın, ülke ne hale geldi 10 yılda!

28 Ağustos 2012 Salı

dediler ki

iyi günler.

dün bir arkadaşım, twitter'dan isyan etti: "twitter'da yazdığımız anonim şeyler aslında insanlarla aramıza duvarlar örüyo, yüzlerce insana sesleniyoruz sanırken aslında yalnızlaşıyoruz, uyanın!" diye. boşluğa düşmüş gibi hissettim kendimi. zira insan, sevdiği, kullandığı, savunduğu bir şey doğru şekilde eleştirilince diyecek şey bulamıyor, saçmalıyor genelde. bana da aynısı oldu. sosyal medyayı ucundan kullanan bi adamım ben. yani işte, facebook'tan arkadaşlarımla konuşurum, fotoğraf falan yüklerim, şarkı paylaşırım en fazla. öyle birinin profilinde saatler harcamışlığım yoktur sanırım. neyse konu bu değil, yani kendi sosyal medya kullanımımı savunmıcam aslında. savunmak istediğim şey, twitter'dan isyan eden arkadaşımın haklılığı.

bir gün geldiler, dediler ki: "olm bak, böyle bi site yaptık. site sayesinde sevdiğin ünlüleri, markaları falan takip edebileceksin. istersen sen de bi şeyler yazarsın hayata dair. ya da yazma sen bilirsin." sen bilirsin dediler ama, öyle bir hava yaratıyo ki sosyal medya insanda, "ulan bu adam bu kadar derin konuşabiliyosa, ben allahını yaparım bunun" diyosun. sonra başlıyosun sen de yazmaya. takipçin artıyor, arkadaşların artıyor... bi bakmışsın iş bi süre sonra, ünlüleri falan takip etmekten çıkıp, tanıdığın bildiğin insanların günlük hayatta neler yaptığını merak etmeye dönmüş. misal bi tanesi "çok özledim." yazıyo. iki kelimelik tek bi cümle. kim özlenmiş, ne olmuş, saat kaç? soruları arasında, bu cümleyi üstüne alınıyosun. sonra sen de yazıyosun: "ben de çok özledim." diye. ulan bi durun. daha ortada bi şey yok. demek istediğim şey, eskiden bu "çok özledim", özlenen kişiye yazılırdı mesajla ya da söylenirdi ahizeden. şimdi delinin biri kuyuya bir taş atıyor, haydi kısmet. ya da mesela aynı şey, facebook'ta paylaşılan şarkılar için de geçerli. paylaşma arkadaşım. şarkıyı paylaşacağına, git sevdiğine de ki: "never mind i'll find someone like you." diyemiyosan, şarkıyı dinlet. onu da yapamıyosan içinde yaşa di mi sevgini? yok ama işte. hoşumuza gidiyor böylesi. "çatlasın merakından" istiyoruz çünkü. ben de yapıyorum bunu. hatta yapmaya devam edicem. çünkü benim başka çarem yok. neyse. şimdi onu geç.

yaratılan bu iletişimsizlik, elbette, yine bu siteyi yapan adama yarıyo. çünkü insan içine kapandıkça kapanıyo. ve sonra yine buraya kusuyo nefretini, öfkesini, yalnızlığını. o kadar yalnızız ki, yüzde yetmiş beşimiz tuvalete bile elinde smartphone'uyla gidiyo, orada tweet atıyo. facebook'a girebiliyo diyen smartphone alan insan var şu dünyada, ayda 100 lira taksitle, 24 ay boyunca kendini mahkum ederek. twitter'ı, facebook'u yine kullanalım. ama tuvalette olmasın bari, bari insanlara demek istediklerimizi yüzlerine söyleyelim de geri kalanları oraya dökeriz. mesela gider roger federer'i tebrik ederiz grand slam şampiyonluğu için, nolacak, mis.

biliyorum, her şeyi kapitalizme bağlayan adamım. ama bu ara böyle bir ihtiyacım var sanırım. isterseniz ergen falan diyebilirsiniz tabi siz yine de. neyse yılmaz özdil'e bağlamadan ben gideyim. kendinize iyi bakın. hepiniz.

cahillik güçtür.

10 Temmuz 2012 Salı

adding comments for this entry is disabled

merhaba.

az önce youtube'dan şarkı falan dinliyodum. bu eylemi her yaptığımda da en beğenilen yorumları mutlaka okurum. arada çok komik, çok güzel şeyler çıkıyo. dinlediğim şey de mabel matiz'in kül hece şarkısıydı. klip çekmiş adam kendince, biraz soyut bi klip, renkli falan bi de. klibi anlayamayan, beğenmeyen ya da belki de klipten rahatsız olan bir arkadaşımız da gelip küfrü dayamış. en beğenilen yorum da o olmuş. hayır niye? anlamadığınız, beğenmediğiniz her şeye küfretmek zorunda mısınız? ya da belki o adam senden daha üstün düşünüyo diye kıskanıyosundur?

benzer şekilde, twitter'da takılıyodum. harun tekin bir şey yazdı kemalizmle muhafazakârlığı birleştirerek. tabii atılgan ve fedai türk milleti hemen yağdırdı "sen kemalizmden ne anlıcan lan", "kemalizm gitsin de sizin gibi liboşlar mı gelsin ehehehe", "oo ne kadar da aydınsın kendini beğenmiş seni" cevaplarını. ulan liberalin ne olduğunu bilmiyosun daha. benim de tarih hocam vardı, baya odtü'de ders veriyo. o da karl marx'a liberal demişti. aşağı yukarı aynı şey. capiche? yok mu? e yapacak bi şey yok.

adam sabah kalkıyor, kıçını başını kaşıyor, kahvaltısını edip bilgisayarına oturuyor. buraya kadar tamam. bilgisayarı açınca artık noluyosa, bir klavye şövalyeliği geliyor. kınayt onlayn oynayınca tabi yıllarca.. sonra açıyor cem adrian videosunu, daha video yüklenmeden yorumunu yapıyor: "bu o... çocuğu da gay ha.." bunun gibi birkaç kendini tatmin seansından sonra çıkıyor dışarı, arkadaşlarıyla buluşuyor. konu bir şekilde siyasete, ya da benzeri bir tartışma konusuna geliyor. bizim fedai yine yardırıyor tabi "abi bak orda o kadar şehit var, bizimkilerin sesi çıkmıyor, saldırsanıza! yaksanıza köpeklerin inlerini!" diye. bi de twitter'da "eşcinsellik yasaklansın" diye hashtag'i çakınca ooh değmeyin keyfine şövalyenin. sonra "kardeşim bak yanlış yapıyosun. nolur biraz sakin ol ve her şeyi bilme. gel bak anlatayım gerçeği." diyince yine sen azar işitiyosun, yine sen dayak yiyosun.

kendi fikirlerinizi savunun, sizi güden çobanınkini değil. bi de savunurken dikkat edin, gerçeği bilenlerden ayar yemeyin. Napoléon diye kitap karakteri var. hepiniz onun yanındakilersiniz, haberiniz yok. haydi iyi akşamlar.

tamam lan ben de liboşum. başlıktaki de şaka.

13 Mayıs 2012 Pazar

cam gibi

selam. merhaba. iyi akşamlar. iyi günler.

yine bir şenlik geçti. yine güldük, eğlendik. ama yine her yılki tipler ortaya çıkmayı başardı falan. "abi şevval sam ne yaaaaa?" diye entellik yapan bohem mi istersin, "sarhoş değilim ben çakır oldum sadece yea.." diyen mi.

bilen biliyor, ki bu blogu takip ediyosanız siz de biliyosunuz ki, ben mor ve ötesi'ne hayranım. baya hayranım. bi sürü şarkılarını bilirim (hepsini değil), takip ederim, konserlerine giderim (yedi oldu ayıptır söylemesi) falan. bence ülkedeki en iyi grup. bak ama bence. tamam? sakin. ama mesela birisi çıkıp "abi adamlar resmen albüm reklamı yapmaya gelmişler, bi de siyasi mesaj konusunda hiç başarılı değiller bence.. hiç sevmiyorum. çok kötüler. öyle solculuk mu yapılır lan?" diyince aklımı yitiriyorum. evet, şenlikteki mor ve ötesi için söylendi bunlar, duydum. benim amacım kimsenin hakkını savunmak ya da takım tutarcasına taraf belirtmek değil, ama "unutmak kolay, karta 10 taksit" diye söz yazan, albümleri dünyadaki otoriteler tarafından beğenilen bir oluşuma klavye başından laf atılınca kendimi tutamıyorum. konserde bildiği iki şarkı cambaz'la (onu da "sen yoksun" derken yukarıya bakmak için) bir derdim var olan bir insan çıkıp da "la olm bu ne, ben hiçbir şarkıyı bilmiyorum, resmen albüm reklamı yapmaya gelmişler" dediğinde de çıldırıyorum. o şarkılar sen kim bilir, nerede, başka hangi gruplara, şahıslara sallarken çıkmış bir albümden inanır mısın? senin müzik dinleme kültürün televizyondaki klipleri izlemek olduğundan, şarkıları duymamış olman normal tabi.

bundan sonra ben de böyle yapıcam. oturucam evimde, kitabımı okuycam. ki sonra "Marx, bir yazısında şöyle der: ..." diye cümleye başlayayım ki kızlar mızlar. sonra oturucam bilgisayarımın başına, bakalım bugün itin götüne sokacak ne varmış dicem, vericem ayarı. çünkü muhalifsen farklısındır, antipopülersindir di mi? sonra dışarı çıkıp kulaktan dolma bilgilerle ona buna "gay olm onlar, dinlemem ben onları!" demeyi becerebilen homofobik arkadaşlarımla muhabbet edicem. ülkenin sorunları ve her işi bizden kötü yapan insanlar hakkında saatlerce konuştuktan sonra evime dönüp az önce bahsettiğim döngüye devam edicem. hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi beğenmicem. ne fikirlere saygım olacak, ne zevklere. facebook hesabımdan kusucam kinimi, nefretimi. bilmediğim şeyler hakkında da atıp tutunca iş tamam. dünyanın en zevkli hayatına hoş geldiniz.

ben bi şeye kızınca kendimi iyi ifade edemiyorum. ama ana temayı anladığınızı umuyorum. neyse. iyi yaşamalar.

gelecekler, yüzlerinde cam gibi bir büyük öfke.

27 Ocak 2012 Cuma

winter has come

yine kar yağdı. son bilmem kaç gündür bilmem kaç kez yağdığı gibi. arabalar yollarda kayıp kaza falan yaptı. çocuklar sokağa çıkıp heykel sanatına küçük de olsa birer katkı yaptılar. bazısı kara yatıp kollarını bacaklarını sallayarak kelebek sembolü oluşturdu kendince. sen gittin, kameranı, mikrofonunu alıp bunları gösterdin halka. televizyonunun başına geçmiş, ülkede neler oluyor acaba diyen halka bunları gösterdin. bilmiyordu çünkü halk. penceresinden bakınca göremiyordu değil mi?

senin görevin (mecburiyetin yani, keyfi bi şey yok ortada) bize günlük hayatımızda göremediklerimizi göstermek. evet, ankara kara teslim. farkındayız. protokol yolu'na çıkıp buzda kayan arabaları gösterdikten sonra "zincir takın zincir. en iyisi zincir." demenin bi manası var mı? belki var. ama sanki yok. yol tuzlayan belediye ekiplerini göstermene gerek var mı? bence yok.

senin görevin, ülkenin büyük çoğunluğunun merak ettiği bir duruşmayı aktarabilmek insanlara. hopa'da bir öğretmeni öldürdüler, öğrenciler bunu protesto etti, tutuklanıp içeri atıldılar, aylarca içeride kaldılar diyebilmek. sonra bu duruşmadan canlı yayın yapabilmek. "hopa tutukluları serbest!" diye başlık atabilmek. avrupa'nın diğer ucunda bir mecliste senin vatandaşını bile ilgilendirmeyen bir karar alınırken, meclis'in içinden canlı yayın yaparken "faşist bunlar!" diye bağırabilirken, kendi ülkendeki alenî faşistliğe karşı sessiz duramamak. farkında mısın bilmiyorum da, az önce içerde yatan gazeteci arkadaşların için "tutukluluğa devam" kararı çıktı. ve sayende biz bunu, senden değil, o duruşmayı bizzat izleyenlerden öğrendik. senin yine umrunda olmadı. "kara yine en çok çocuklar sevindi" dedin. haberin sonuna "bugünün en çok tıklananları" diye köşe koydun. sonra da evine gittin, için rahat, "bugün de görevimi yaptım." diyerek. böyle de inanılmaz, böyle de yararlısın.

boşver ya. hayat çok güzel. boşver. ayyy kar ne güzel yağıyooo di mi?

17 Ocak 2012 Salı

an interview with the vampire

merhabalar. yine böyle hazırlıksız giriyorum yazıya. hayırlısı.

ben az önce şöyle bişi yaptım, onu buraya taşımak istedim sonra, öyle:

"merhaba ben halil sezai. o kadar dertliyim ki, hiçbiriniz anlamıyosunuz. anladığınızı sanıyosunuz ama hayır. boş vakitlerimde sokaklarda boş boş gezmeyi, bağırmayı ve saçlarımı yapamamayı çok seviyorum. bazen kendimi kesiyorum falan, size belli etmeden. aslında belli etsem mi bilemedim. hayat çok zor gençler. ben sizin zamanınızdayken ne cevval delikanlıydım biliyo musunuz? gerçi yine böyle ağlayıp duruyodum, kimse benle çıkmıyo diye ama olsun, severdim o zamanları. 32 yıldır yüzüm gülmedi genşler. böyle hayat mı olur leaaağnn. İSYEAĞĞĞNN!" (değiştirdim evet)

"merhaba ben justin bieber. o kadar doluyum ki, boş vaktim olmuyo inanır mısın. çünkü ben genç ve yetenekli bir müzisyen olduğumdan, albüm çalışmasından çıkıp klip çekimine, ordan çıkıp selena'nın yanına falan koşmalıyım. ve hayat 17 yaşındaki biri için çok zor :( ayrıca benimle dalga geçiyosunuz ya, kötü söz sahibinindir olum! çelik ayna lan size! ben yutubda en çok izlenenim tamam mı? sen git dinlediğin kıytırık müziklere bak."

"merhaba ben sabri sarıoğlu. hayattaki tek amacım koşmak. ben küçükken babam beni altyapıya yazdırdı ve o gün bugündür koşuyorum. koşarken bazen ayağıma top çarpıyor ve bu top bazen pas olarak hedefini buluyor. bazen de kafama çarpıyor ve o zaman da hedefini buluyor bu toplar. mustafa sandal'ın 'aramızda bir top' diye şarkısı vardı hatırlar mısınız? ahhah. ben hatırladım yine güldüm bak. ne güzel şarkıydı ya. neyse, herkese mutlu yıllar."


"merhaba ben odtü öğrencisi. okulumu çok seviyorum, fakat bir de şu final zamanları olmasa. ah şu finaller. her yere onlarla ilgili bir şey yazasım geliyor, çünkü bence hayat çok zor finallerle. üstelik öss'ye girmeden önce bile final denen bir şeyin olduğunu, bütün öğrencilerin ona girdiğini biliyordum. ama işte stüdyoda olunca heyecanlanıyo insan, bildiğini de unutuyo. en sevdiğim sorular arasında 'finalde hangi konular çıkacak?' ve 'merhaba arkadaşlar, final yarın saat kaçta?' var. final dönemleri de olmasa odtülü olduğumuz anlaşılmayacak. yani odtülü olmayanlar tarafından. ehheh."

"merhaba ben caner. az önce naptığımı hiç bilmiyorum. öyle spontan bişiler yaptım ama, şu an 'bu ne lan?' diyorum. sürçülüsün ettiysek affola. haydi iyi akşeafkaızjvoıuzjcv."

daha uzatmak istemedim, gelen tepkilere göre vol. 2 falan çekebiliriz. haydi öpüzledim. (bunu da niye tırnak içine almadıysam, sanki bu sözleri babam söyledi anasını satayım.) bunu da niye parantez içine aldıysam. of neyse, hadi gittim.

12 Aralık 2011 Pazartesi

thirteen

aa merhaba. sen buralara uğruyo muydun ya? naptın nası gitti? hallettin mi o dediğin işi? hah iyi bari.

hiç kusura bakma da, yalancısın sanki biraz, sevgili okur. ben yazı yazmayınca başımın etini yiyosun, "neden yazı yazmıyosun? noldu, bişiy mi oldu? noldu? pınar nooldu?" diye (şakayı kapana tadelle). ama baktın, yazı yazmaya başladım. o zaman blog'a hiç uğramıyosun di mi? arkadaş, blogun görünümünü değiştirdim, anket yaptım, "sorayım arkadaşlarıma.. nasıl olmuş, öğreneyim" dedim. kimseden tık yok. anket bir haftadır orda duruyo. bir taneniz de gelip oy vermemişsiniz. ama yazı yazmayınca "vallahi her gün bakıyorum, artık yeni yazılar arıyo gözüm. en son 1319 gün önce yazmışsın bak.." demeyi biliyosunuz. küstüm hepinize. çok sinirliyim. bi daha da anket yaparsam.

şaka şaka. tabii ki sinirli değilim de, ne bileyim. bi haftadır tek bir oy göremeyince. neyse. aslında kafamda yazacak bişi de yok, ama dur bakalım.

geçen gün, evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon aynı akşam bozuldu. aynı akşam ya, sözleşmiş gibi. servis çağırdık, yarın gelicekler. bak düşün, taaaaa geçen gün bozulan şey için yarın kontrole gelicekler. bazen sıkıntıdan açıyoruz televizyonu, sadece sesini dinliyoruz. radyo gibi. kuzey güney izlerken falan çok komik oluyo. evet, bazen olmaya da biliyo. az önce yazdığım şeyin doğru yazılıp yazılmadığından emin değilim. yalnız televizyonsuz bir hayat çok zormuş, onu gördük. hiçbi şeyden haberimiz olmuyo lan. çok kötü. geçen gün galatasaray fener'i yenmiş, onu bile yeni öğrendik. ehhehe kızmayın fenerliler. 1319 falan.

bugün hücre biyolojisi (aslında cell biology de, havalı görünmemek için böyle dedim, hadi yine iyisin.) hocam bir vaka örneği verecekken "house'u izliyo musunuz?" dedi.. işte o an.. o an içime bir taş oturdu. "tamam," dedim içimden, "allah belasını versin. izlicem.." resmen herkes vakanın ne olduğunu anladı, ben mal gibi kaldım. yok yok, şaka. ben de anladım tabii de. bu hikayeden çıkarılması gereken sonuç bu değil. bu hikayeden çıkarılması gereken sonuç, herkes house izlemeli. ben dahil. evet, ciddiyim. şimdiye kadar izlemiyodum.

mor ve ötesi'nin dünya yalan söylüyor albümü de yeni aktüel dergisi tarafından son 20 yılın en iyi albümü seçilmiş. öhhöm. bilginiz olsun diye şeettim ben.

haydi ben gideyim o zaman. anketi hala doldurmadın biliyorum. yazıklar olsun.

not: başlık niye thirteen hiç bilmiyorum. house'da, house'dan başka bildiğim tek karakter, ondan olabilir. ama bu niye başlık oldu bilmiyorum. üstüme gelme.

4 Aralık 2011 Pazar

dilli kaşarlı

oha buralara nolmuş. blogger'a yeni görünüm gelmiş, onu diyorum. bi değişik geldi de. neyse. naber?

bu aralar herkese günde 5-6 kez naber diyorum. hepsinde de bıkmadan usanmadan "iyi senden" cevabı verenler var ya. onlar işte bu ülkenin gelecekteki başbakanı, doktoru, mühendisi olması gereken insanlar. her ne kadar kıro bir söylem olsa da canlarını yerim onların. gerçi bunu akli dengesi yerinde olmayan bir arkadaşlarını üzmemek için de yapıyo olabilirler ama bu hoş bir ihtimal değil. o yüzden ihmal edeceğim.

dilli kaşarlı diye tost (ya da sandviç artık neyse işte) ismi mi olur ya. erotik olucam diye kendini kasmış resmen ismi bulan büfe sahibi. pis herif. ama komik isim olmuş o ayrı. ayrıca ordaki dilin ne olduğunu bilmiyorum hala. peynir olsa gerek. elzem.

bazı yazıtiplerinde türkçe karakter kullanınca yazıtipi değişiyo ya sırf o harfi göstermek için. allah böyle teknolojinin belasını versin. blogun adını değiştiricem sırf bu yüzden. o nası bi "ş" olm ya? of.

bak sana bi anımı anlatayım da gül. istanbul'da bir kafede (şimdi adını vermeyeceğim), menüde yazanların hemen yanına ingilizcesini eklemişler. adı sezar dürüm olan bir sandivicin yanında da sezar status yazıyodu. evet baya feysbuk'tan bildiğimiz status. durum yani. google translate hiç bu kadar saçmalamamıştı. hayır bi de sezar'ı da çevirmemiş, öyle kalmış o. bak hatırladıkça gülüyorum. ama çok kötü anlattım ya. neyse.

one'ın klibinde soloya girmeden önceki kısımda jason, kirk ve james'in aynı anda ritmik bi şekilde kafa sallamalarına bayılıyorum. epic band is epic.

ben bugün "cep telefonuyla iletişimden uzak kalma korkusu" diye bir şey olduğunu öğrendim. evet kim milyoner olmak ister? izliyorum. ve evet, türkçe'nin imla kurallarına uymayıp programın adını küçük harflerle yazdım. neyse. baya böyle fobi varmış. adı da nomofobiymiş. "no mobile phobia" öbeğinden geliyomuş. olm insanlık, çıldırmışsın lan sen. insan örümcekten falan korkar. manyak. örümcek demişken, allah onların da belasını versin. tiksinilesi hayvanlar.

hadi bu kadar yeter. iyi akşamlar. iyi günler. merhaba.

hayır söylesem nolacak ki yani. sanki rtük kontrol ediyo. kafenin adı ortaköy kahvesi.

30 Kasım 2011 Çarşamba

şizofrenya

en son yazıyı temmuz'da yazdım diye, bi heveslendin, "bu çocuk herhalde blog yazmayı bıraktı, çok şükür" dedin ama yok. geri döndüm. sana günde iki yazı falan vaad etmiyorum. ama en azından artık son yazım temmuz'da değil. eheh. "mr. anderson, welcome back, we missed you."

okul var. okulda sınav var. çok yoruluyoruz. of hem de nasıl. bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

bugün Pink Floyd'un (hastasıyım, napiyim) The Wall isimli albümünün çıkışının 32. yıldönümü. gelmiş geçmiş en iyi albümlerden biri, hatta belki de en iyisi, olan The Wall'un çıkış tarihinin 32. yıldönümü önemli bir tarih bence. paylaşmak istedim. of o albümü almış insanlar şimdi ne hissediyodur. müzik tarihine damga vurmuş bi albüme sahip olmak bi ayrıcalık olarak görülmeli bence. o insanları yüceltmeliyiz. evlerimizde ağırlamalı, sohbetlerimize (pilavlı) dahil etmeliyiz. şaka bi yana, gerçekten tuhaf his ya. The Wall çünkü. of yine kelimelerle ifade edemedim.

bu aralar dünyanın en güzel yemeğinin tavuk-pilav olduğunu düşünüyorum. sürekli onu yediğimden herhalde. evde, okulda, işte, her yerde onu yiyorum. ama güzel ha, hala bıkmadım. japon gibi bi tek pirinç yiyelim ama tamam mı? 1.04 boyumuz olsun sonra. sonra bu gelecek nesil çok kısa kaldı. kalır tabi.

edgar allan poe amerikanmış ya la. ben buna çok şaşırdım. çünkü kitaplarında öyle kelimeler kullanıyo ki, sanırsın ingilizce'yi bu icat etmiş. sanırsın shakespeare. sanırsın margaret thatcher. sanırsın hemingway (hemingway de amerikan, çaktırma.). notwithstanding diye kelime kullanan tek amerikan herhalde. neyse. güzel analım, adam kırk yaşında ölmüş. yazık.

nası şizofrenim belli değil.

tıkandım. haydi madem, iyi geceler. ya da iyi günler. zaman göreceli sonuçta.

24 Temmuz 2011 Pazar

şaka bıçağı

şimdi bi karşılaştırma yapıcam. küsmece darılmaca yok. naçizane fikirlerimdir bunlar. sonra vay efendim niye adamı yerin dibine soktun olmasın.

yapacağım karşılaştırma friends'deki chandler bing'le how i met your mother'daki barney stinson arasında.

-barney bilmem kaç sezon takım elbiseden başka bi şey giymez, artiz artiz dolanır ortalıkta. chandler, adam gibi giyinir, müthiş gömlekleri vardır. dar kotlarını bi kenara bırakalım şimdilik.

-barney dediğin adam bilmem kaç sezonu "awesome, legendary, suit up" gibi sayılı espriyle geçirirken, chandler aynı espriyi iki kere yapmaz bile.

-chandler bing dünya dizi tarihine "the world is my lesbian wedding" repliğini kazandırmıştır. barney stinson, her şeye "it's gonna be legendary" diye diye işin cılkını çıkarmıştır.

-barney alenen sapıktır. chandler böyle bir eğilim göstermez.

-barney, yine friends'deki joey'e benzer. chandler'ı kimseye benzetemedim.

-barney hep aynıdır. heeeeepp aynıdır. chandler gülmekten yere serer.

-barney pepsi'yse, chandler coca cola'dır.

bu kadar da iddialıyım. şimdi sakin olun. ben dedim kızmaca darılmaca yok diye. hadi yakşamlar.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

hayret bir derya büyükuncu yaa..

selam. (denizkankamneyaptın?!)

geçen yazının başlığı hayalistan idi. onu açıklayayım bi önce. sonra bi şey daha açıklıcam. hayatın sırrı falan değil ama, işte ne bileyim, açıklayasım geldi. şimdi ben bi kitap okudum, hayatım değişti. kitabın adı bitmeyecek öykü, yazarı michael ende. kitap ne anlatıyo desen cevap veremem doğru düzgün, ama bi çocuk var, fantazya diye bi yer var, bitmeyecek bir öykü var, dünyanın en renkli hayal dünyası var. kitabın bi de filmi var. yıllar önce trt, filmi yayınlarken, dublajda sen tut, koca fantazya'yı hayalistan olarak çevir. sonra vay efendim, bu çocuklar neden yaratıcı olmuyor, bizim ülkemizden neden bir ezop, bir la fontaine çıkmıyor. la fontaine diye de şarkı var, allahın belası.

gerçi aynı trt, bir belgeselde balıkların spermine de süt demişti. ne bekliyosun ki bu kafadan? süt o süt. baya aynes falan. bölümümden şüphe ettim trt sayesinde. maç trt'de izlenir.

muse'un solisti "beriiiiiiiinn hüv ay vont leçyuu beriiiiinn hüüğ ay vont leçyu mördariinnnnn hüüğ.." diye söylüyo ya şarkıları. hastasıyım. o hüğ'ler yok mu.. of. hüğ cekmın.

ha bi de yeri gelmişken, kıpsta'yı da açıklıyım gitsin. yok ya da açıklamıyım ya. of çok uzun sürücek. merak et dur, bana ne ya. bir şizofrenin yazılarını takip ettiğin için üzülüyo olabilirsin ama açıklamıcam. git.

yolda benle karşılaşıp "ee bi yere gitmiyo musun tatilde?" demeyen ilk kişiye çikolata şelalesi hediye. nerden, nası alıcam bilmiyorum ama içim rahat. herkes mutlaka soruyo. cevaplıyım bi kez daha, hayır gitmicem. vay anasını yaa. ben bile şaşırdım şu an. nası gitmem yaa, napıcaksam ankara'da? geçen yazıda da dediğim gibi, bi yaz öyle yerlere gidicem ki, hepiniz tövbe ediceksiniz bu soruyu sormaya. böyle de gözdağı veririm.

ya ben bu kadar uğraşıp yazdım, senin okuman 1 dakika bile sürmedi ya. ona yanıyorum işte her yazı sonunda. pff. bi de kitap yazsam iyice bunalıma girerim herhalde. of hele bi de yönetmen olsam. ben 3 yılda film çekeyim, sen gel 1 buçuk saatte bitir filmi elinde mısırınla, sonra kalk de ki "kurgu hatası var, ordaki o kablo hiç olmamış.". adamın ağzını kırarım yeminle. pis herif.

hadi gittim. saçma kokteyller için. ilginç yerlere gidin. sonra bana anlatın tamam mı hepsini.. ee ne de olsa ankara'dayım bütün yaz, benim iş de zor.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

hayalistan

bak yine yaz tatili. yine can sıkıntısı. yine bir blog yazısı. canım sıkılmayınca yazamıyorum. yok.

friends diye dizi var, bilirsin. inanılmaz komik ya. bak tatilin bitmesine daha var, şimdi başlasan sezonları yarılarsın. sonra zaten bırakamıcaksın. çocuklar duymasın'dan, yahşi cazibe'den ve aklına gelebilecek bütün komedi dizilerinden komik. hele o chandler yok mu, vay arkadaş ya. "oh, look joey, that's the woman we ordered."

beni az çok tanıyan bilir, Pink Floyd diye bi grup çıkmış, onların hastasıyım işte ben. açıp açıp The Wall albümünü baştan sona dinliyorum falan. The Wall da gelmiş geçmiş en iyi müzik albümü olabilir, öyle de iddialıyım. neyse işte, bir arkadaş Londra'ya dil okuluna gitti, orda bir host family'nin yanında kalıyo. bu arkadaş da benim gibi Pink Floyd hastası. bi gün host babayla muhabbet ederken, "ben şöyle severim onları, böyle severim, hele The Wall yok mu.." diye, sen host baba, tut, The Wall'un plağını bu arkadaşa hediye et. orada çok ucuzmuş da plaklar, o yüzden böyle rahat davranmış herhalde host baba. bak düşündükçe aklımı yitiricek gibi oluyorum. "just nod if you can hear me.."

aziz yıldırım'ın gözaltı fotoğraflarını koyan gazetenin de allah belasını verebilir bence, sorun yok. özel hayatın gizliliği vardı bi ara, noldu ona?

"kelimeler, sokaklar ve evler ne kadar da boş şeyler, sen gizlice ağlarken. biraz umut, biraz sevgi ne çok şey demek oysa, senden uzakta.. ama kim bilir belki bir gün, o yaşarken sen ölmezsin. acılar akıp gider, akıp gider."

hayatımın bi döneminde, aynı yıl içinde önce Barcelona gezisi + Nou Camp'ta El Clasico maçı izleme, Wimbledon + Roland Garros finaline gitme, NBA All Star'ı yerinde seyretme, ülkeye gelen bütün baba grupların (ama hepsinin) konserine gitme, olimpiyatları izleme ve son olarak kazanacağımız bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisi görme aktivitelerini yapacağıma inanıyorum. bu kararı dünki Bon Jovi konserinden sonra aldım, yani inanma kararını. neyse, şimdiden "ne zaman kazandınız ki la? ehehehehehe" dediğinizi duyar gibiyim küçük fanatikler.

şimdi gideyim de sıkıcı hayatıma devam edeyim. özlemişim haa. naber?

dur dur gitmeden.. Dark City izle, Twelve Monkeys izle, The Devil's Advocate izle, Im Juli izle..

3 Mayıs 2011 Salı

seçici geçirgen

merhaba. hiç "ne zamandır yazmadıydık." geyiğine girmeden olaya giriyorum.

her şeyi yasaklayan zihniyet, yeni projesiyle karşımızda: internet filtresi. "o ne ki?" demeyin. o, dünyanın en mantıklı kötülerden korunma yöntemi. ağustos'ta bütün internet kullanıcılarına çeşitli seçenekler sunulucak, çocuk paketi, aile paketi bilmem ne diye. seçtiğiniz pakete göre bazı sitelere erişme hakkınız olacak. bunların dışındakilere erişmeye çalıştığınızda suçlu sayılıcaksınız. modern bi yöntem değil mi sizce de? neydi o öyle "bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir." falan. çok demode. artık bu sistemle youtube kapandığında dns değiştirip falan giremiceksiniz öyle, zındıklar sizi. hükümet ne isterse, mahkemeler neyin kararını verdiyse o sitelere gireceksiniz. iyice yoldan çıkmıştınız çünkü. utanmazlar. siz kimsiniz ki, kendi kendinize bi şeylere karar verebilesiniz? siz kimsiniz ki, çocuklarınızın gelişimini yönlendirebilesiniz? bu sistemle her şey çok güzel olacak, inanın.

yandaş medyasını, yandaş şirketlerini yaratan, şimdi de yandaş internetini yaratıcak. ve biz, yine her zaman yaptığımız gibi, google'a "filtre çözme" "filtre kırma" gibi şeyler yazıp bu yolun da cinliğini bulmaya çalışıcaz. gün gelip google'a erişim de yasaklandığında kafamıza dank edicek çünkü, artık kalkıp bişiler yapmamız gerektiği. birileri de çıkıp konuşucak, "bu hükümet gelmiş geçmiş en iyi hükümettir!" diye. hiç anlamıcaklar, bunun da iyi bi şey olduğunu sanıcaklar. ve biz kendimizi yıpratıcaz, boş yere. hiçbir yere gitmeyen cümleler kurarak.

bi yanda bunlar olurken, diğer yanda yandaş şirketlerden birine bağlı, gecesi 450 euro olan otel ayın 20'si olmasına rağmen çalışanlarına maaş verememeye; ülke olarak hiçbir işimize yaramayan projeler halka sunulduğunda alkışlar kopmaya; akşam saat 21:30'da bütün kanallarda "iyi uykular çocuklaaar.." yazmaya; "siz 5 bin kişiyle gelirseniz, biz de 10 bin genci süreriz!" denmeye; sehven şifre yaratan başkanlar koltuğunda oturmaya; 1 mayıs günleri, sistemin bir ferdi olarak kıskançlıktan geberen adamlar oraya buraya "bugün 1 mayıs'ı kutlayan solcuların yüzde 90'ı ne işçidir, ne de yakın akrabaları işçidir!" yazmaya devam edicek. ve biz, kimsenin umrunda olmayan cümleler kurarak boğazımızı yıpratıcaz. kimse duymayacak. ama kimse..

çok merak ediyosan, benim babam işçi emeklisi seni küçük statükocu. hayatım boyunca da senin gibi adamlar nefret edicem, hiç şüphen olmasın. şimdi otur ve hükümeti neresinden övüceğini düşün bence sen.

19 Ocak 2011 Çarşamba

a tribute to tyler durden

hayat onların istediği gibi. onlar ne diyosa o.

onların tek derdi bize karışmak. onların istediği gibi yaşıyoruz. nası yaşayacağımızı gösterdiler, biz de yapıyoruz.

onların yaptıkları şarkıların kliplerinde kendimizi görüyoruz. çünkü bize nasıl aşık olunacağını, aşık olunana nasıl yaklaşılacağını, aşk acısı çekince hangi şarkıyı dinleyip hüzünleneceğimizi, hangi kriterlere aşık olmamız gerektiğini onlar söyledi.

hangi filmleri beğeneceğimizi, hangi marka giyinirsek daha şık görüneceğimizi, nerelerde yemek yersek daha asil duracağımızı hep onlar öğretti. eğer bir gün yurt dışına çıkarsak nereye gitmek istemeliymişiz, onlar söyledi. hangi spor dalından zevk almalıyız, hangi takımı tutmalıyız, hep onların kararı.

onlar istedi diye kanuni'nin nasıl bir insan olduğunu televizyon dizisinden öğreniyoruz, tarih öğretmenimizden değil. evlenmek o kadar önemli ki, onların sayesinde, bunu bütün ülkeye duyurmak için televizyondaki programlardan haykırdık evlenmek istediğimizi. onlar dedi ki bize: "bak bu okul ülkenin en iyisi, eğer burada okursan, mezun olunca çok para kazanırsın, ve para dünyanın en güzel, en önemli şeyidir." biz de "tamam," dedik, "bana uyar." bir arkadaşımızın doğum gününü bile 0'lar ve 1'lerle kutluyoruz, sözcüklerle değil.

"rolex dünyanın en iyi saat markasıdır, çünkü pahalıdır, pahalı olan her zaman iyidir. ama şunu da bilin ki, bu da diğer markalar gibi pille çalışıyo, uranyumla değil. unutmayın, pahalı olan her zaman iyidir. ucuz mal alıp iki ayda bir değiştireceğine, tayland'da günde 1 dolara çalışan çocukların yaptığı bu marka ayakkabıdan alırsan yıllarca giyebilirsin. ya da mesela, fabrikalarında çalışan işçilerin akciğer hastası olduğu bu marka pantolonu giyersen 20 yıl garanti verebilirim sana. aynı şekilde, kötü çalışma şartlarından yakınan işçilerine 'böyle şeyler olur' diye cevap veren bilgisayar markasının ürününü alırsan, dünyanın en karizmatik telefonuna sahip olabilirsin." dediler. ilgimizi çekti.

amerika'yla aynı anda yayınlanan filmleri, sırf amerika'yla aynı anda vizyonda diye gidip izledik, sonra her tarafa repliklerini yazdık. avrupa'nın en çok satan kitabını aldık, okuduk, hayatımızda okuduğumuz 8 kitaptan bir tanesi olarak, ve kendimizi filozof zannettik. bilgisayarın başına oturup saatlerce düşündük, şu dikdörtgenin içine ne yazsam da insanlar beğense diye, ve yazdık: "başım ağrıyo :("

tyler durden'ın söylediği gibi, "biz, tarihin ortanca çocuklarıyız, dostlarım. ne Büyük Buhran'ımız var, ne Dünya Savaşı'mız. ileride bir gün, çok zengin olacağımıza inandırılarak büyüdük, ama olmayacağız. bütün bir nesil, benzincide pompacılık yapıyor. ve bunun yüzünden, çok ama çok kızgınız."

size bişi söyliyim mi? escalade arabamız, rolex saatimiz, iphone 4'ümüz, dört katlı evimiz, levi's kotumuz, polo tişörtümüz, ikea mobilyamız, siemens ankastre mutfak setimiz, apple macbook pro bilgisayarımız, facebook hesabımız, izdivaç'ımız, nazlı ılıcak'ımız, secret'ımız, kurtlar vadi'miz olmadan da muhteşem insanlarız biz. ama farkında değiliz işte, orası kötü.

18 Ocak 2011 Salı

curve is not average, rage is not anger

merhaba! son final öncesi bişiler "karalamak" istedim. mazur görün. gerçi iki ay mı ne olmuş. görüceksiniz tabi. neyse.

bikaç sorum olucak sevgili okur:

-facebook olmasaydı, final öncesi neyle oyalanıcaktık? bahanemiz ne olucaktı?
-tt arena galatasaray'ın olmazsa mesela, türk milli takımı'nın mı olacak? yıkıcaklar mı stadı yoksa? nası olucak o iş?
-bir insan neden futbolu sevmez?
-acaba sinan özen, geçmişine dönüp baktığında, "kulağımdan öp beniii gıdıklanıyım.. hoşnut kalayım.." şeklinde bir şarkı söylediğine pişman olmuş mudur?
-ya da mesela muhiddin uğuz, bu gece rahat uyuyabilecek mi?
-emre aköz'deki kafa herkeste olsa, çok eğlenmez miyiz?
-twitter dünyanın en boş sitesi olmasına rağmen neden bırakamıyoruz?
-biyoloji neden bu kadar güzel?
-"babam bu kadar güzel pasta yapmayı nerden öğrendi?"
-metallica bi daha gelir mi sence?
-"aç şu kalbini söyle, hayatın gerçek mi?"
-"what is the matrix?"
-ve en önemlisi sevgili okur, hiç bunları düşündün mü?

yaa ya. saçma oldu evet.

yalnız şöyle de bi durum var: bir insanı ıslıklamak, protesto etmek, demokratik haktır. her karşıt görüş duyduğunda mekanı terk eden ülke yöneticileri, oturup bunu düşünmelidirler. tehditle, "topunuzu keserim"le bir yere varılmaz. basın toplantısında "protestocuları belirleyip ağızlarını kırıcaz." diye açıklama yapıp iki gün sonra internet sitesi aracılığıyla "yalnız o cümledeki 'protestocular' sehven söylenmişti, 'provokatörler' olucak o, ehehe." diye açıklama yapan kulüp yöneticisiyle de bir yere varılmaz. ama ben hala, önderliğinde bir yerlere varabileceğimiz insanların, düşüncelerin bir gün farkına varacağımıza inanıyorum. "sizin kulüp daha eski stadın kirasını ödeyemedi lan, ne seviniyosunuz." diyen insan da benim gözümde şu ülkedeki en gereksiz insandır. tabii, ismail yk'yı bi kenara bırakırsak. gerçi bu ülkede "benim paramla yapılmış okullarda okuyosunuz, ben gidip özel üniversiteye milyarlarca lira para veriyorum. böyle konuşacaksanız, okumayın, çıkın lan yaptırdığım okuldan!" diye konuşan insanlar varken bunlara şaşırmamak lazım.

teşekkürler, iyi günler.

22 Kasım 2010 Pazartesi

FW: FW: FW: MUTLAKA OKU!!

hey! (amerikanlar böyle selam veriyo ya, hastasıyım.) merhabalar efendim. çok yazasım var. kusuruma bakmayın.

bugün direnle konuşuyoruz, buraya yazayım dedim. bak ilk defa diren adını kullanıp bloguna link vermedim. böyle de okur-friendly bi adamım. neyse. dedik ki, "abi düşünsene karl marx'la arkadaş olmak ne zordur ya..". sence de öyle diil mi? karl marx yaa düşünsene.. adam sürekli dertli böyle. "nolucak lan bu dünyanın hali?! bişiler yapmak lazım" diye geziyo sürekli. elleri başında, bitap bi hali var daima. "abi cumartesi çıkıcaz biz gelir misin?" diyosun, "siz kapitalizmin uşağı olmuşsunuz olm!!" diye cevap veriyo falan. adolf hitler'le arkadaş olsan ayrı dert mesela. sürekli sinirli bi adam karşında. "sen alman mısın lan? hı? getir, kafanı getir ölçücem! das ist eine Katastrophe ulan! hiirrrüğğğööö!!" diye geziyo adam böyle. allah korusun ya.

bazı insanların da "bir cumartesi akşamı, ve ben evdeyim!!" gibi atarlara gelmesini anlamıyorum. ben her cumartesi evdeyim nerdeyse. gel bize mısır patlatalım, film falan izleyelim, aktivite olur, hı? bunu neden dert ediyosun ki kendine? haftaya çıkarsın. hatta haftaya hem cuma hem cumartesi çıkarsın combo olur. nası? kafaya takmaya ne gerek var, rahatla biraz ya. sakin ol.

büyük şirketlerden bahsederken, şirketin sahibinin adını anıyoruz ya sadece. çok tuhafıma gidiyo. mesela apple söz konusu, iphone 4'ü eleştiricez, "abi bu steve jobs da tam şerefsiz ha. yapmış kıytırık aleti, milleti kandırıyo.. cıkcık.." ulan sanki koskoca apple şirketinde bi tek steve jobs çalışıyo, bütün aletleri, iPod'u, iPad'i, iPhone'u, hepsini o yapıyo böyle evde oturup. ya da mesela, feysbukta bişiler değişiyo, "bu mark da iyice oyuncak etti ha, oynayıp duruyo siteyle.." diyoruz. "mark" diyoruz bi de, lisede aynı sınıfta okumuşuz sanki. şirket lan bunlar. şirket. baya böyle binası falan var, sekreter, yönetim kurulu falan. sanki evindeki bilgisayardan girip, elinde kahve, gözünde gözlük kod yazıyo mark zuckerberg. teallam ya.

dünyanın en iyi cover'ı green day - working class hero olabilir. odur demiyorum, olabilir diyorum. biraz düşünmem lazım.

o zaman, caner kaçar. öperim.

20 Kasım 2010 Cumartesi

sürünceme

"buugün bayram erken kalkın çoc.." yanlış zamanlama, pardon.

bir bayramı daha geride bıraktığımız bu günlerde, hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz: "nerde o eski bayramlar?" belki sen düşünmüyosun ama ben düşünüyorum. yani oturup bir emekli edasıyla, öfkeli öfkeli diil de, bir Platon edasıyla, sakin sakin düşünüyorum.

ben çocukluğumdaki bayramların tadını alamıyorum artık. bilmiyorum, büyüdüm diye mi, yoksa cidden babalarımızın dediği "eski ruh kalmadı." cümlesinden dolayı mı. ama yok yani. eski bayramlar yok. of yapamıcam. şu konuda satırlarca yazmayı beceremicem. bayramdı, geldi geçti işte. çoğunuz tatil diye baktınız buna ama, öyle diil. valla. sınavda çıkıcak bunların hepsi.

bayrama girmeden hemen önce, biz 1. sınıf sayısal öğrencileri, bir sınava girdik. öyle bi sınav ki, haftalarca konuşulsun, üst sınıflardan alınan "olm o kadar zor oluyo ki, o verilen süre yetmiyo. bazen 3 soruya 320 dakika veriyolar. hiçbi şey yapamıyosun." tavsiyeleriyle ünlü olsun, koordinatörü dünyanın en egolu insanı olsun. düşünün. öss gibi bişi nerdeyse. calculus'ten bahsediyorum, adına besteler yapılan ders. mühendislerin, fencilerin korkulu rüyası, KALKÜLÜS!! neyse efenim, sınava bi girdik, ego insanı, yüce koordinatör muhiddin uğuz ilk şakasını yapmış bize: sınav 119 dakika. sınıfta gereksiz bi gülüşme. sanki muhiddin ordaymış da, ona yaranmaya çalışıyomuşuz gibi. komik diil ulan işte, ayrıca geçmiş yılların sorularında da gördük, bu şakayı daha önce defalarca yapmış bu adam. neyse, sınava başladık. sınav o kadar kolaydı ki, salak salak hatalar yaptık çoğumuz. geldi geçti o da. büyüttük büyüttük, lise son öğrencisine versen yapılcak sorular çıktı karşımıza. ama kötü geçti. tuhaf. efsunlu falan heralde allahın belası ders.

bayramda baklava olmayan eve, bayram evi demem ben arkadaş. ki zaten bayram evi diye bişi yok, niye diyosam. evde kimse baklava sevmese bile bulunması lazım. tut ki, çatkapı caner geldi. napıcan? baklava ikram etmeyenleri tek tek not ettim. yıl içinde, hiç beklemediğiniz bi anda, çeşitli işkencelerle intikamımı alacağım. ayrıca çikolatalı draje olmayan şekerlik de şekerlik diildir. bu da böyle biline. bayram manifestosu yazıcam, kafaya koydum.

bir mülyon canlı para da şu ülkenin en kanser yarışma programıdır. bir sorunun cevaplanması tam yarım saat sürüyo. tam "aha cevaplancak" diyosun, engin altan düzyatan beyefendi alakasız bi soruyla canımızı alıyo yine: "ceren.. sen evliydin diil mi?" ulan sana ne ya. bu soruları zaten yarışmaya katılım formunda cevaplıyo o insanlar. evli diilse napıcan, yazıcan mı? teyallam ya. tamam canlı yayınlıyosunuz, tamam reyting falan ama. bu ne arkadaş. yavaş yavaş öldürüyosunuz siz insanları. pisler.

son kez bişiye atarlanıp gidiyorum. eyy benimle aynı sayıda, aynı zorlukta dersleri alan genetikçi arkadaşım. senin bölümün benimkinden zor diil, bunu kafana koy. össde benden yüksek puan aldın diye benden daha zor bi bölüm kazanacağın fikrini aşılamış olabilirler sana ama öyle bişi yok. sen rapor yazıyosan, ben de aynı raporu yazıyorum. sen gene101 dersine giriyosan, ben bio101 dersine giriyorum. ikide bi atara gelip oraya buraya "off rapor yazmam lazım nefret ediyorum yeaaaaaa, genetik çok zor! :(((((" yazmaya gerek yok. "sanki bi tek siz rapor yazıyosunuz bee" derler, sesini çıkaramazsın. dikkat et. ayrıca kimse sana bu bölümün kolay olacağını söylemedi. kimse sana lab raporu yazmanın dünyanın en eğlenceli şeyi olduğunu söylemedi. ergen gibi davranmayı bırakıp okulunu oku. saygılar.

oh rahatladım.

hepinize iyi günler. mutluluklar.

not: baklava cevizli olursa..

14 Ekim 2010 Perşembe

elephant gun

başlamadan not: bu yazı, odtü'de okumayanlar için bir şey ifade etmeyebilir. yazı hiçbir genelleme amacı güdülmeden yazılacaktır. zaten, seslendiğim insanlar kendilerini bileceklerdir.

kafanızda bi düşünce var, atamıyosunuz. biz ne desek, ne anlatsak olmuyo. değiştiremiyosunuz o düşünceyi. anlatıyoruz, olmuyo. gösteriyoruz, olmuyo. bu inadı bi kenara bırakın artık, lütfen. başlıca argümanlarınızı alıp cevap vericem bi kez daha. umarım bu sefer olur.

"parti topluluğusunuz siz!"

değiliz arkadaşım. odtü radyo topluluğu'nun öncelikli amacı radyo insanı yetiştirmektir. bu amaçla kurulmuştur, amacını her yıl gerçekleştirmektedir. tanıtım günleri'nde de bunu söyledik biz, tanışma toplantısı'nda gösterdiğimiz videoda da. hem zaten adı radyo topluluğu olan bi oluşumdan sadece parti üzerine yoğunlaşmasını beklemek abes olurdu, değil mi? sırf eğlenmek için, yılda iki (inanmazsın ama, sayıyla 2) tane parti yapan bi grubu böyle karalamaya çalışmak, yaratıcılığın dip noktasında olunduğunun kanıtı bence. bilemedim. ben birini karalamaya çalışsam, somut bilgiler üzerinden yola çıkarım mesela.

parti sevmiyo da olabilirsin. dıptıs müzik seni açmıyodur belki, anlarım. ama her hoşuna gitmeyen etkinliğe çamur atma yetkisini vermez bu sana. dünya senin için dönmüyo zira. beğenmezsen "ben bunu beğenmiyorum, katılmak istemiyorum" dersin, gider beğendiğin etkinlikte yer alırsın. kimse de sana tek laf edemez. biri laf ederse gel beni bul.

"sizin topluluk tiki kaynıyo!.."

göstersene bi, nerde o tikiler? hem sen toplulukta bile diilsin, nası böyle bi genellemeye cüret edebiliyosun? bak yine babacan tavırla söylüyorum. bu böyle çamur atmayla olmaz. topluluğa gir, insanları tanı (kıyafetine, konuşmasına göre ayırmadan tanı ama), beğenmezsen çık git. istediğini söyle o zaman, yine kimse sana tek laf edemez. ve yine beni bulabilirsin laf eden olursa.

ben bu toplulukta onlarca (sayamadım şimdi) insanla tanıştım, hepsi mükemmel insanlar. pazar günü gelse de, radyo dersine gitsek, insanlarla muhabbet etsek diye geziyorum ben bütün hafta. toplantı var diye mesaj geldiği zaman, resmen seviniyorum, "yine çok gülücez toplantıda" diye. ha, bunlar kişisel görüştür. sen ne dersin bilemem. ama gel bi gör diyorum çamur atmadan önce.


bakın, bi daha söylüyorum. ilginizi çekmeyen şeyler hakkında atıp tutmadan önce bi düşünün, bu insanlar ne yapmak istiyo diye. verdikleri emeğe saygısızlık eder miyim acaba diye bi düşünün. hepinizi seviyorum. "ulan çocuk haklı" diyenleri pazar günü ilk radyo dersi'ne bekleriz. "yaa bi sus" diyenlerin de canı sağ olsun.

bitirirken not: bu yazı odtü'de okumayanlar için bir şey ifade etmeyebilir demiştim. yazı hiçbir genelleme amacı güdülmeden yazıldı. seslendiğim insanlar, kime seslendiğimi anlayamadıysa beni bi bulsunlar.

topluluğun tanıtım videosunda yer alan, eski yönetim kurulu üyelerinden birinin söylediği cümleyle bitirmek isterim yazıyı: "odtü radyo topluluğu her şeydir." saygılar.

3 Ekim 2010 Pazar

insepsiyon

merhaba.

aslında yazmıcaktım da, daçe yazdı, gökhan yazdı, diren yazdı falan, kendimi tutamadım. özentinin önde gideni olduğumdan, "ben de yazmalıyım!" havasına girdim. kıskançlık da var tabi. insanın kendini bilmesi güzel şey.

-insepsiyon diye başlık attığıma bakma, daha filmi izlemedim bile. ama izlicem en kısa zamanda.

-
kültürel bi şeyden bahsedicem bak şimdi, çok komik. bi ara bahsetmiştim, kült filmlerin çoğunu izlemedim ben falan diye. kült olucak ama böyle, sağlam, dayanıklı. neyse, ben kendimi kültürsüz cahilin teki sanarken, bir arkadaşın matrix, the lord of the rings, the godfather, star wars gibi kült ötesi, sinemanın temelini oluşturan filmleri izlemediğini öğrendim. böyle insan gördüm mü, çok üzülüyorum. düşünsene biri çıkıp "there is no spoon" dese, böyle durduk yerde, cevap veremicek bu insan. ya da misal, "youuu shaaall not paaass!!" sahnesindeki gerilimi hatırlayıp "eveet abii yaa, gandalf işte, adamım.." gibi muhabbetlere giremeyecek. yazık.

-gandalf da ne çakma büyücüdür arkadaş. bütün seriyi iki tane büyüyle geçiştirebileceğini sanıyo, ama bu seyirciyi kandıramazsın efendiii! anca at binse, "beşinci günün şafağında doğuya bakın.." gibi karizmatik laflar etse. bak harry potter'a? öyle mi? adam canını dişine taktı "büyücü olcam ben!!" diye. senin gibi şovmen diil, idealist o adam. pis herif.

-bu arada, ben de pirates of the caribbean izlememiştim, dün ilk filmi izledim. savaş sahnelerinde çalan müzik yüzünden sürekli gerildim. arkadan ali kırca çıkıp "iyi akşamlar, atv haber'e hoşgeldiniz!" diyecekmiş gibi oluyodu. korktum.

-aklıma takıldı lan, acaba kültür kelimesinin kökü kült müdür? bence öyle olmalı. öyle olursa daha eğlenceli olabilir.

-okul başladı ya şimdi, sevgili okur. kitap falan alınıyo, biliyosun. işte ben de iki tane kitaba, şimdi tam miktarı vermiyim, eşşek yüküyle para bayıldım. ilk başta içime oturdu, fekat sonradan, kitapları inceledikçe verdiğim paranın en az yüzde 20'sini hak ettiğini düşündüm kitapların. yüzde 20'sini ama sadece. hele bir biyoloji kitabımız var ki, Life, açılış fotoğrafını National Geographic fotoğrafçıları çekemez, o kadar iyi. merak ettin di mi nası bişi olduğunu? hah! sadece seçilmiş olanlarınız bu kitabın kapağını açabilecek.

-Life dedim de aklıma geldi. turgut özal zamanında, bazı kelimelerin kullanımı yasaklanmış. hangileri tam bilmiyorum, ama özellikleri küfürümsü olmaları. neyse efenim, sonra bir gün turgut özal bey, bir televizyon programında yaşam kelimesini kullanarak bu yasağı delmiş. mükemmel diil mi? şimdiki başbakanın çıkıp "ben youtube'a girebiliyorum ehehehe" demesi gibi bi şey. yasak delmenin vahşi cazibesi yasak koyanları bile çekiyor işte, yapacak bi şey yok.

-kalın tire
reformum vatana millete hayırlı olsun bu arada.

o zaman, ben kaçar. bi dahaki sefere görüşmek üzere. öperim hepinizi.

not: haftaya yine mor ve ötesi konseri var. bıkmadan, usanmadan gidiyorum evet. yaşasın! bu adamlarla beraber 3. kez bir derdim var söylicem ya, başka da bi şey istemem.

17 Eylül 2010 Cuma

there and back again..

aylar sonra bir kez daha merhaba sevgili okur! sezon finali adlı yazıda bu yazın son yazısı olabilir dedim, oldu. ilerigörüşlülüğün de bu kadarı. neyse. anlatıcak bikaç bişi birikti. anlatayım kurtulayım istiyorum doktor bey.

rize'de yapacak pek bişi olmadığından, kendimi filozofluğa vurdum. düşünüp duruyodum. yine bi gün düşünürken aklıma geldi. "ya," dedim "etrafta ne çok aspava var" koskoca bir yazı bunu düşünerek geçirdim okur, inanır mısın. aklımı kemirdi durdu. "napıcaz bu kadar aspavayı biz arkadaş!" diye isyan ettim kendi kendime. seni de korkutmuyo mu bu durum? etrafına bak.. çıkar başını pencereden, sokağına bi bak! her yer aspava dolu. bizim burda 4 tane yan yana şube açmış adamlar. hasta bunlar. 4 tane aspava yan yana düşünebiliyo musun? hangisine gitsem diye düşünürken çişin geliyo. o kadar bitişikler. hayır, anlamadığım şey, hepsi aynı tarz. hepsi kebapçı, hepsinde müşteriler soslu soğanlı sipariş veriyo. fark eden tek şey isimleri. bi tanesi yıldırım aspava, bi tanesi meşhur aspava.. hepsi de diyo ki: ilk kurulan aspava biziz lan! gece rüyalarıma giriyolar. üstüme üstüme geliyolar. korkuyorum arkadaşlar ben cidden. yakında bi yasa çıkıcakmış da kebapçıların adı aspava olarak değişicekmiş gibi geliyo. dünyayı ele geçirecekler bu gidişle!.. of, kabus. ama haklarını da vermek lazım. aspava olmasaydı, soslu soğanlı da olmayacaktı.

bikaç ay önce, türkiye'de olimpiyat düzenlense açılış töreni nası olur konulu bi yazı yazmıştım. 2-3 hafta önce dünya basketbol şampiyonası'nın açılışında dediklerim çıktı. bi kadın bi erkek sunucu olur, biri türkçe konuşur, öbürü çevirir dedim. mehmet ali alabora'yla tülin şahin sunucuydu. memoli konuştu, tülin çevirdi. başbakan çıkar atarlı bi konuşma yapar dedim, faruk nafiz özak mıdır nedir, bakanlardan biri çıktı "işte türkiye'nin gücü! biz yaptık mı en kralını yaparız. olimpiyatları bize vermiyosunuz ya, siz bu işten anlamıyosunuz olm. ama siz görürsünüz, bi dahaki sefere olimpiyatları alıcaz lan!" şeklinde bi konuşma yaptı. bunun yanında unuttuğum noktalar da vardı tabii. türkiye'deki bütün organizasyonlarda yer alan semazenler ve anadolu ateşi yine sahnedeydi. müslüm gürses konser verdi falan. bunlar kötü sanatçılar ya da kötü gösteriler diye söylemiyorum. anadolu ateşi'ni ben de ağzım açık izledim ama bu trt kafasından kurtulamayışımız beni üzüyo. her törende mutlaka bi semazen döndürücez, bi türk sanatçıya şarkı söyleticez. ondan sonra da ağlıcaz, "bize olimpiyat vermiyolar yeaaa" diye.

rize tuhaf şehir azizim. genelleme yapmayı sevmem ama, rize'nin insanı cidden bi tuhaf. ben de rizeliyim, ama bana bile tuhaf geliyo bak düşün. iki üç anektod anlatıcam, hak vericeksin bak.

misal, geçen yıl ramazan ayında rize merkez'de bi camide ezan yarım saat kadar erken okunmuştu. insanları oruçlarını erken açmışlardı haliyle. sonra müftülük, o gün erkenden orucunu açan rizeliler bir gün daha tutsun diye açıklama yapmıştı. bunu duyan gurbetçi bi vatandaşımız, aramış rize müftülüğü'nü, demiş ki: "hocam, ben de rizeliyim, benim de bir gün daha oruç tutmam gerekir mi?"... fıkra falan diil bu, yanlış anlamayın. tamamen doğal, tamamen gerçek. yaa. yaa.

ankara'ya gelirken otobüs rize merkez'deki otogara da uğradı. otogarda da bi tane düğün salonu var. adı hazavitligil düğün salonu, sloganı "islamiyet'e uygun." bunca yıl hıristiyanlığa uygun düğünlere gidip zındık zındık misket oynadınız, halay çektiniz di mi? halbuki hazavitligil düğün salonu gibi olsa bütün salonlar, islamiyete uygun şekilde kesilen pastamızı yicek, limonatamızı içicek, türbanlı geline en kralından beşibiyerde'yi takıp gelicektik. bilemedik. böyle hizmetlerin bütün türkiye'ye yayılması lazım... zındıklar!


2.5 ay sonra tekrar yazmak çok güzel. vallahi. ama bugünlük yeter. benimki de parmak, benimki de beyin. litfen. tekrar görüşmek üzre. öperim hepinizi.

allah sağlık, para, afiyet versin, amin.