14 Haziran 2013 Cuma

boss fight

geçen gün arkadaşlarla bir protestoya katıldık. ben elimde bayrak ve telsizle güvenlik güçlerine taş atarken arkadaşları kaybettim. meğer onlar da yoldan geçen karşıt görüşlü birini görmüşler, onu ayakkabılarını çıkarmadan bir ibadet merkezine sürükleyip üzerine alkol dökmüşler. sonra işler karıştı tabi. büyüdü böyle. anlamadık biz de. küçük çaplı bi şey olur diye düşünüyoduk, yanıldık.

kendini bir yalana inandırmak dünyanın en tehlikeli yanılgısı belki de. aynı şeyleri tekrarlayarak, sadece hitap edilenleri değil, bir süre sonra kendisini de inandırıyor söylediği şeye insan. hayatta ilk öğrendiğimiz şeylerden biri iftira atmanın ve yalan söylemenin çok yanlış bir davranış olduğu. okulda, evde, sokakta beynimize beynimize işlenmeye çalışılan en temel kavram bu. ama işte bazısı umursamıyor, ben kendi doğrularımı bulurum diyor, başlıyor sıralamaya.. "...kafasından tutup yerlerde sürüklediler...", "...ellerinde bira şişeleriyle girdiler içeri..." gibi. hiçbir kanıtı olmayan iddialarda bulununca doğru olduğuna inanılıyor bir şekilde. nasıl olduğunu sormayın, bilmiyorum. yalancının en büyük savunması da "ne yani yalan mı söylüyorum ben şimdi? bunu mu ima ediyosun?" oluyor genelde. izleyin, bakın göreceksiniz. hemen savunma mekanizması, mağdur edebiyatı, ağızlarından köpükler fışkıranlar.

bir galatasaraylı, bir fenerbahçeliyi öldürdüğünde hepimiz düşünüyoruz; "nasıl yapar yahu?" diyoruz. tartışmalar yapılıyor, bilimsel sonuçlara varılmaya çalışılıyor falan.. aslında basit bir mantık. "sen benim savunduğum görüşe nasıl laf edersin ulan!" kimse düşünmek istemiyor. kendine bir düşünce verilsin ve ona fanatikçe bağlansın istiyor. çünkü böyle olursa kafası rahat olacak. düşünsenize, ülkenin ve dünyanın haline dair hiçbir şey düşünmeden sadece işe gidip gelse herkes, dizisini izleyip uyusa. muhteşem olmaz mıydı? kafa rahat abi. temiz. her gün aynı, herkes aynı. zamanı geldi mi iki oy basar, köşemize çekilirdik yine. çünkü demokrasilerde sandık çok önemlidir. futbol takımı tutar gibi parti tutulan ülkelerde ise, üst düzeyde önem taşır sandık. 5 yılda bir kurulan bu sandıklar arasında kimin ne halt yediği, kimlere iftira attığı, kimlerin hayatına karıştığı gibi meselelerse düşük seviyede önem taşır. hatta önemsiz bile denilebilir. demokrasilerde kimse hakkını aramamalı, her şey sandıkta halledilmelidir. yine hak yenmeye devam ediliyorsa mission abort edilebilir.

insanın en acayip özelliği de her konuda sidik yarıştırabilmesi. ama her konuda. desen ki mesela, "geçen gün okula giderken ali'yi gördüm, muhabbet ettik," diyecek ki, "o da bi şey mi, ben veli'yi gördüm, öpüştük." bunun tabi farklı versiyonları var. hak ararken sidik yarıştıranlar, protesto ederken sidik yarıştıranlar gibi. buna da diyosun ki, "geçen gün göz yaşartıcı kapsül geldi kafama, hastaneye kaldırdılar beni," cevaben diyor ki, "O DA Bİ ŞEY Mİ, benim gözümden girdi ensemden çıktı, daha sonra kapsülü alıp geri fırlatırken elime plastik mermi isabet edince elimi de kaybettim. ama iyiyim." yukarıdaki örneklerde yer alan arkadaşlardan hangisinin daha fazla hak aradığını bulunuz. yok. tiksinmiyorum. hayır. HAYIR.

siz bunları yine tanıdık bir yerde oldu sandınız tabi. öyle bir şey yok saçmalamayın. paralel evrenlere sardım da bu ara. öyle bir deneme girişimi. paralel evrende geçiyor. çok paralel ama. öyle böyle değil.

bizim ülkedeki durum şu: ağlayamıyoruz artık. hiç anlamadık zaten. gözümüz sadece boş bakıyor. ekrana kilitlenip arkadaki sesleri duyuyoruz sadece, dinleyemiyoruz. canımız yanıyor. kalp ağrısı nedir öğrendik. aklımızda geleceğimiz. hiç olmayan, olmamış geleceğimiz. hem korkuyoruz, hem cesuruz. ne olacağını kimse bilmiyor, izliyoruz öylece. hiç bitmeyecekmiş gibi.

yel nereden eserse oraya dönen kıvraklara, fosforlu kedilere, avşar kızlarına, adı anılmaması gereken kişilere, lord voldemort'a, darth vader'a ve engel nedir bilmeden, yılmadan, bıkmadan, sıkılmadan, uyumadan, üşümeden, yorulmadan orayı koruyanlara selam olsun. kendinize iyi bakın.

19 Mart 2013 Salı

dubara

ego. yunanca'da "ben" demek. her dilde var olan bir kelime. ama evrim işte napıcaksın, bunu zamanla kelime halinden çıkarıp etten kemikten insana çevirmiş. al sana abiyogenez kanıtı. bunu sonra araştırırsın sen. bu egonun vücut bulduğu insanlar çoklar tabi. öyle de mutlular ki hallerinden. çünkü farkında değiller. mesela, belki sen bile (ya da bilemeyiz, ben bile) bu örneklerden biri olabilirsin. burda "ahah evet ya mallar" diye güldüğün insan topluluğunda sen de yer alıyor olabilirsin. ki bu, kuvvetle muhtemel.

şimdi bu bahsettiğimiz egolar, her yerde karşımıza çıkabiliyor. yine bir mesela, sen bunu okurken "ya bi defol, ergen misin nesin" tepkileri vereceksin ya, hah. işte bundan bahsediyorum. kimse kimsenin ne düşündüğüne önem vermiyor. hayatınızda, birini tanımak için en son ne zaman vakit harcadınız? öyle mutlusunuz ki hayatınızdan, öyle bilmişsiniz ki her şeyi, kimseyi dinlemeye vaktiniz yok. hep hızlı yaşamak istiyosunuz. olup bitsin, unutulsun. yemeğinizi hızlı yiyosunuz, arkadaşlarınızla ayak üstü muhabbetler ediyosunuz, kitap okuyosanız kısa ve sürükleyici olsun istiyosunuz... çünkü vaktiniz yok. hiç olmadı. yeni tanıştığınız birinin nelerle ilgilendiğini, ne yaptığını, ailesini, dertlerini dinlemiyorsunuz. çünkü işte dediğim gibi, zamanınız yok. işte bunların çoğunun sorumlusu yunan dili ve edebiyatı.

bir de hesaplar var. herkes hesaplıyor. "sabah uyanayım, elimi yüzümü yıkayıp kahvaltı edeyim. okula gideyim. okuldaki kıza bakayım. o da bakarsa belki tanışırım bugün. tanışırsam güzel olabilir yalnız ha. lan belki de tanışırsak akşam yemeğe falan çıkarız. sabah yeni gömleğimi mi giysem? bi de duş alayım madem. tanışma ihtimali çıkınca bi heyecan yaptım yalnız. bence o da benden hoşlanıyo ya kesin. ben ona göre davranayım da yarın faka basmayalım sonra. ulan acaba kızı nereye götürsem?..." gibi. insan hesaplamaya başladı mı işler çığrından çıkabiliyor. asıl değinmek istediğim nokta, bu hesapların tutmadığı nokta. işte burada insan berserker moda geçip "BU NE BİÇİM HAYAT LAN BÖYLE" ile başlayan çirkin işlere girişebiliyor. tabii bunu da yine yunan dili ve edebiyatı'nın hayatımıza kattıklarına bağlayabiliriz. çok basit; egomuz bizi ele geçirmeseydi, yaptığımız hesaptan bu kadar emin olmayacak, sonuçlarına daha iyi hazırlanabilecektik fakat olmadı. ya da egomuzu şişirsin diye yaptığımız bazı hesaplar tutmayınca daha sakin kalabilecektik.

yaşatmak için çırpındığınız bu parazit sizi ele geçirdiğinde komik şeyler çıkıyor ortaya. ona bir dur diyin. demezseniz de çok önemli değil. dünya sizin etrafınızda dönmeye devam eder. etrafınızdaki her şeyin kararını siz verirsiniz. beğenmediğiniz şeylere zevkle bok atarsınız. herkese her çeşit yalan söylersiniz. karşı cinsle ilişkileriniz şekilciliğin ötesine geçmez. hayattan çok zevk alırsınız ama çok derdiniz varmış gibi görünürsünüz. sevmediklerinize bok çuvalı muamelesi yaparsınız. sevdiklerinizi, en fazla kendinizi sevdiğiniz kadar seversiniz. yanlışlarınızı yüzünüze vuran insanlarla ilişkilerinizi koparır, bu yanlışlarınızı düzeltmeye çalışmazsınız. bunların hepsini yaparken de "ama napalım, ben de böyleyim." rahatlamasını yaşayıp kafanızı koyarsınız yastığa. artık oldunuz. iyi geceler.

24 Aralık 2012 Pazartesi

olmayan yer

yine doldum.

benim mantığım ve vicdanım bazı şeyleri almıyor. mesela at gözlüğü. yarış atlarının dikkati dağılmasın, etraflarındaki bir şeye takılıp yarışı yarıda kesmesinler diye var; sadece önüne baksın diye. insanlar taksın da, etraflarında olan bitene aldırış etmesinler, sadece kendi yollarını, kendi engellerini görsünler diye değil. ama işte bazısı seviyor. taktı mı çıkaramıyor. ülke ne hale geldi diyor 10 yılda! ekonomik refah diyor. ooh diyor. artık param var ve kendimden başka kimse umrumda değil diyor. desin.

polis var sonra. kolluk kuvveti. yani güvenliği sağlıyor. en azından öyle düşünüyor. "dur şunların kafasına biber gazı kutusunu yapıştırayım ki, bunlar gibi olmayanlar güvenle hayatlarına devam edebilsin." diyor bunun bir tezahürü olarak. copu var, dövsün diye. "copla dövmek eskide kaldı, biz artık copu alıp insanların genzine kadar sokarak onlara işkence yapma yolunu seçiyoruz. daha zevkli oluyor." diyor. bunun yancısı var bi de. okey, batak gibi oyunları oynayanlarınız bilir, oturur o adam, sürekli konuşur. "onu at evet, onu at. çok güzel oynadın abi bravo.." gibisinden. işte bunun sokakta, polisin yanında olanı şöyle diyor: "polise saldırırsanız karşılığını görürsünüz tabii ki." görelim tabii. hakkınız.

komisyon başkanları var sonra türlü türlü. oturdukları koltuklardan emirler yağdırıyorlar. mesela bi tanesi, vakt-i zamanında, bir eğitim kurumuna gitmiş. siyaset yapmaya. sonra o eğitim kurumunda eğitim alanlar demiş ki, "biz seni istemiyoruz ve bu yumurtaları bunun bir göstergesi olarak, fizik kuralları çerçevesinde, sana gönderiyoruz." bu komisyon başkanı da tabii, sinirlenmiş. aramış eğitim kurumunun dekanını, "bu ne biçim iş! sen ne iş görüyorsun! hemen istifa et!" diye haykırmış ciğerlerini sökercesine. sonra bunu gitmiş, bir gazeteciye anlatmış. böyle böyle yaptım diye. gazeteci de şaşırmış, böyle bir şey yapmaya, yani dekanın istifasını istemeye hakkı olup olmadığını sormuş. o da demiş ki, "elbette hakkım. keşke yetki alanımda olsa da kendim görevden alsam." vay anasını. tarihten bir karakter daha vardı böyle. kimdi ya? unuttum. neyse, bi de diyor ki, "asker kışlasına çekildi. yargı normalleşti. bir tek sokak kaldı. sokağı temizleyemedik." e sizin de işiniz zor tabi. kaç tane sokak var..

bunların hepsi tabii, çoook uzaktaki adı bilinmeyen bir ülkenin sınırları içinde oluyor. tanıdık bir yer olsa mantığım alırdı en azından. hem zaten bakın, ülke ne hale geldi 10 yılda!

28 Ağustos 2012 Salı

dediler ki

iyi günler.

dün bir arkadaşım, twitter'dan isyan etti: "twitter'da yazdığımız anonim şeyler aslında insanlarla aramıza duvarlar örüyo, yüzlerce insana sesleniyoruz sanırken aslında yalnızlaşıyoruz, uyanın!" diye. boşluğa düşmüş gibi hissettim kendimi. zira insan, sevdiği, kullandığı, savunduğu bir şey doğru şekilde eleştirilince diyecek şey bulamıyor, saçmalıyor genelde. bana da aynısı oldu. sosyal medyayı ucundan kullanan bi adamım ben. yani işte, facebook'tan arkadaşlarımla konuşurum, fotoğraf falan yüklerim, şarkı paylaşırım en fazla. öyle birinin profilinde saatler harcamışlığım yoktur sanırım. neyse konu bu değil, yani kendi sosyal medya kullanımımı savunmıcam aslında. savunmak istediğim şey, twitter'dan isyan eden arkadaşımın haklılığı.

bir gün geldiler, dediler ki: "olm bak, böyle bi site yaptık. site sayesinde sevdiğin ünlüleri, markaları falan takip edebileceksin. istersen sen de bi şeyler yazarsın hayata dair. ya da yazma sen bilirsin." sen bilirsin dediler ama, öyle bir hava yaratıyo ki sosyal medya insanda, "ulan bu adam bu kadar derin konuşabiliyosa, ben allahını yaparım bunun" diyosun. sonra başlıyosun sen de yazmaya. takipçin artıyor, arkadaşların artıyor... bi bakmışsın iş bi süre sonra, ünlüleri falan takip etmekten çıkıp, tanıdığın bildiğin insanların günlük hayatta neler yaptığını merak etmeye dönmüş. misal bi tanesi "çok özledim." yazıyo. iki kelimelik tek bi cümle. kim özlenmiş, ne olmuş, saat kaç? soruları arasında, bu cümleyi üstüne alınıyosun. sonra sen de yazıyosun: "ben de çok özledim." diye. ulan bi durun. daha ortada bi şey yok. demek istediğim şey, eskiden bu "çok özledim", özlenen kişiye yazılırdı mesajla ya da söylenirdi ahizeden. şimdi delinin biri kuyuya bir taş atıyor, haydi kısmet. ya da mesela aynı şey, facebook'ta paylaşılan şarkılar için de geçerli. paylaşma arkadaşım. şarkıyı paylaşacağına, git sevdiğine de ki: "never mind i'll find someone like you." diyemiyosan, şarkıyı dinlet. onu da yapamıyosan içinde yaşa di mi sevgini? yok ama işte. hoşumuza gidiyor böylesi. "çatlasın merakından" istiyoruz çünkü. ben de yapıyorum bunu. hatta yapmaya devam edicem. çünkü benim başka çarem yok. neyse. şimdi onu geç.

yaratılan bu iletişimsizlik, elbette, yine bu siteyi yapan adama yarıyo. çünkü insan içine kapandıkça kapanıyo. ve sonra yine buraya kusuyo nefretini, öfkesini, yalnızlığını. o kadar yalnızız ki, yüzde yetmiş beşimiz tuvalete bile elinde smartphone'uyla gidiyo, orada tweet atıyo. facebook'a girebiliyo diyen smartphone alan insan var şu dünyada, ayda 100 lira taksitle, 24 ay boyunca kendini mahkum ederek. twitter'ı, facebook'u yine kullanalım. ama tuvalette olmasın bari, bari insanlara demek istediklerimizi yüzlerine söyleyelim de geri kalanları oraya dökeriz. mesela gider roger federer'i tebrik ederiz grand slam şampiyonluğu için, nolacak, mis.

biliyorum, her şeyi kapitalizme bağlayan adamım. ama bu ara böyle bir ihtiyacım var sanırım. isterseniz ergen falan diyebilirsiniz tabi siz yine de. neyse yılmaz özdil'e bağlamadan ben gideyim. kendinize iyi bakın. hepiniz.

cahillik güçtür.

10 Temmuz 2012 Salı

adding comments for this entry is disabled

merhaba.

az önce youtube'dan şarkı falan dinliyodum. bu eylemi her yaptığımda da en beğenilen yorumları mutlaka okurum. arada çok komik, çok güzel şeyler çıkıyo. dinlediğim şey de mabel matiz'in kül hece şarkısıydı. klip çekmiş adam kendince, biraz soyut bi klip, renkli falan bi de. klibi anlayamayan, beğenmeyen ya da belki de klipten rahatsız olan bir arkadaşımız da gelip küfrü dayamış. en beğenilen yorum da o olmuş. hayır niye? anlamadığınız, beğenmediğiniz her şeye küfretmek zorunda mısınız? ya da belki o adam senden daha üstün düşünüyo diye kıskanıyosundur?

benzer şekilde, twitter'da takılıyodum. harun tekin bir şey yazdı kemalizmle muhafazakârlığı birleştirerek. tabii atılgan ve fedai türk milleti hemen yağdırdı "sen kemalizmden ne anlıcan lan", "kemalizm gitsin de sizin gibi liboşlar mı gelsin ehehehe", "oo ne kadar da aydınsın kendini beğenmiş seni" cevaplarını. ulan liberalin ne olduğunu bilmiyosun daha. benim de tarih hocam vardı, baya odtü'de ders veriyo. o da karl marx'a liberal demişti. aşağı yukarı aynı şey. capiche? yok mu? e yapacak bi şey yok.

adam sabah kalkıyor, kıçını başını kaşıyor, kahvaltısını edip bilgisayarına oturuyor. buraya kadar tamam. bilgisayarı açınca artık noluyosa, bir klavye şövalyeliği geliyor. kınayt onlayn oynayınca tabi yıllarca.. sonra açıyor cem adrian videosunu, daha video yüklenmeden yorumunu yapıyor: "bu o... çocuğu da gay ha.." bunun gibi birkaç kendini tatmin seansından sonra çıkıyor dışarı, arkadaşlarıyla buluşuyor. konu bir şekilde siyasete, ya da benzeri bir tartışma konusuna geliyor. bizim fedai yine yardırıyor tabi "abi bak orda o kadar şehit var, bizimkilerin sesi çıkmıyor, saldırsanıza! yaksanıza köpeklerin inlerini!" diye. bi de twitter'da "eşcinsellik yasaklansın" diye hashtag'i çakınca ooh değmeyin keyfine şövalyenin. sonra "kardeşim bak yanlış yapıyosun. nolur biraz sakin ol ve her şeyi bilme. gel bak anlatayım gerçeği." diyince yine sen azar işitiyosun, yine sen dayak yiyosun.

kendi fikirlerinizi savunun, sizi güden çobanınkini değil. bi de savunurken dikkat edin, gerçeği bilenlerden ayar yemeyin. Napoléon diye kitap karakteri var. hepiniz onun yanındakilersiniz, haberiniz yok. haydi iyi akşamlar.

tamam lan ben de liboşum. başlıktaki de şaka.

13 Mayıs 2012 Pazar

cam gibi

selam. merhaba. iyi akşamlar. iyi günler.

yine bir şenlik geçti. yine güldük, eğlendik. ama yine her yılki tipler ortaya çıkmayı başardı falan. "abi şevval sam ne yaaaaa?" diye entellik yapan bohem mi istersin, "sarhoş değilim ben çakır oldum sadece yea.." diyen mi.

bilen biliyor, ki bu blogu takip ediyosanız siz de biliyosunuz ki, ben mor ve ötesi'ne hayranım. baya hayranım. bi sürü şarkılarını bilirim (hepsini değil), takip ederim, konserlerine giderim (yedi oldu ayıptır söylemesi) falan. bence ülkedeki en iyi grup. bak ama bence. tamam? sakin. ama mesela birisi çıkıp "abi adamlar resmen albüm reklamı yapmaya gelmişler, bi de siyasi mesaj konusunda hiç başarılı değiller bence.. hiç sevmiyorum. çok kötüler. öyle solculuk mu yapılır lan?" diyince aklımı yitiriyorum. evet, şenlikteki mor ve ötesi için söylendi bunlar, duydum. benim amacım kimsenin hakkını savunmak ya da takım tutarcasına taraf belirtmek değil, ama "unutmak kolay, karta 10 taksit" diye söz yazan, albümleri dünyadaki otoriteler tarafından beğenilen bir oluşuma klavye başından laf atılınca kendimi tutamıyorum. konserde bildiği iki şarkı cambaz'la (onu da "sen yoksun" derken yukarıya bakmak için) bir derdim var olan bir insan çıkıp da "la olm bu ne, ben hiçbir şarkıyı bilmiyorum, resmen albüm reklamı yapmaya gelmişler" dediğinde de çıldırıyorum. o şarkılar sen kim bilir, nerede, başka hangi gruplara, şahıslara sallarken çıkmış bir albümden inanır mısın? senin müzik dinleme kültürün televizyondaki klipleri izlemek olduğundan, şarkıları duymamış olman normal tabi.

bundan sonra ben de böyle yapıcam. oturucam evimde, kitabımı okuycam. ki sonra "Marx, bir yazısında şöyle der: ..." diye cümleye başlayayım ki kızlar mızlar. sonra oturucam bilgisayarımın başına, bakalım bugün itin götüne sokacak ne varmış dicem, vericem ayarı. çünkü muhalifsen farklısındır, antipopülersindir di mi? sonra dışarı çıkıp kulaktan dolma bilgilerle ona buna "gay olm onlar, dinlemem ben onları!" demeyi becerebilen homofobik arkadaşlarımla muhabbet edicem. ülkenin sorunları ve her işi bizden kötü yapan insanlar hakkında saatlerce konuştuktan sonra evime dönüp az önce bahsettiğim döngüye devam edicem. hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi beğenmicem. ne fikirlere saygım olacak, ne zevklere. facebook hesabımdan kusucam kinimi, nefretimi. bilmediğim şeyler hakkında da atıp tutunca iş tamam. dünyanın en zevkli hayatına hoş geldiniz.

ben bi şeye kızınca kendimi iyi ifade edemiyorum. ama ana temayı anladığınızı umuyorum. neyse. iyi yaşamalar.

gelecekler, yüzlerinde cam gibi bir büyük öfke.

27 Ocak 2012 Cuma

winter has come

yine kar yağdı. son bilmem kaç gündür bilmem kaç kez yağdığı gibi. arabalar yollarda kayıp kaza falan yaptı. çocuklar sokağa çıkıp heykel sanatına küçük de olsa birer katkı yaptılar. bazısı kara yatıp kollarını bacaklarını sallayarak kelebek sembolü oluşturdu kendince. sen gittin, kameranı, mikrofonunu alıp bunları gösterdin halka. televizyonunun başına geçmiş, ülkede neler oluyor acaba diyen halka bunları gösterdin. bilmiyordu çünkü halk. penceresinden bakınca göremiyordu değil mi?

senin görevin (mecburiyetin yani, keyfi bi şey yok ortada) bize günlük hayatımızda göremediklerimizi göstermek. evet, ankara kara teslim. farkındayız. protokol yolu'na çıkıp buzda kayan arabaları gösterdikten sonra "zincir takın zincir. en iyisi zincir." demenin bi manası var mı? belki var. ama sanki yok. yol tuzlayan belediye ekiplerini göstermene gerek var mı? bence yok.

senin görevin, ülkenin büyük çoğunluğunun merak ettiği bir duruşmayı aktarabilmek insanlara. hopa'da bir öğretmeni öldürdüler, öğrenciler bunu protesto etti, tutuklanıp içeri atıldılar, aylarca içeride kaldılar diyebilmek. sonra bu duruşmadan canlı yayın yapabilmek. "hopa tutukluları serbest!" diye başlık atabilmek. avrupa'nın diğer ucunda bir mecliste senin vatandaşını bile ilgilendirmeyen bir karar alınırken, meclis'in içinden canlı yayın yaparken "faşist bunlar!" diye bağırabilirken, kendi ülkendeki alenî faşistliğe karşı sessiz duramamak. farkında mısın bilmiyorum da, az önce içerde yatan gazeteci arkadaşların için "tutukluluğa devam" kararı çıktı. ve sayende biz bunu, senden değil, o duruşmayı bizzat izleyenlerden öğrendik. senin yine umrunda olmadı. "kara yine en çok çocuklar sevindi" dedin. haberin sonuna "bugünün en çok tıklananları" diye köşe koydun. sonra da evine gittin, için rahat, "bugün de görevimi yaptım." diyerek. böyle de inanılmaz, böyle de yararlısın.

boşver ya. hayat çok güzel. boşver. ayyy kar ne güzel yağıyooo di mi?

17 Ocak 2012 Salı

an interview with the vampire

merhabalar. yine böyle hazırlıksız giriyorum yazıya. hayırlısı.

ben az önce şöyle bişi yaptım, onu buraya taşımak istedim sonra, öyle:

"merhaba ben halil sezai. o kadar dertliyim ki, hiçbiriniz anlamıyosunuz. anladığınızı sanıyosunuz ama hayır. boş vakitlerimde sokaklarda boş boş gezmeyi, bağırmayı ve saçlarımı yapamamayı çok seviyorum. bazen kendimi kesiyorum falan, size belli etmeden. aslında belli etsem mi bilemedim. hayat çok zor gençler. ben sizin zamanınızdayken ne cevval delikanlıydım biliyo musunuz? gerçi yine böyle ağlayıp duruyodum, kimse benle çıkmıyo diye ama olsun, severdim o zamanları. 32 yıldır yüzüm gülmedi genşler. böyle hayat mı olur leaaağnn. İSYEAĞĞĞNN!" (değiştirdim evet)

"merhaba ben justin bieber. o kadar doluyum ki, boş vaktim olmuyo inanır mısın. çünkü ben genç ve yetenekli bir müzisyen olduğumdan, albüm çalışmasından çıkıp klip çekimine, ordan çıkıp selena'nın yanına falan koşmalıyım. ve hayat 17 yaşındaki biri için çok zor :( ayrıca benimle dalga geçiyosunuz ya, kötü söz sahibinindir olum! çelik ayna lan size! ben yutubda en çok izlenenim tamam mı? sen git dinlediğin kıytırık müziklere bak."

"merhaba ben sabri sarıoğlu. hayattaki tek amacım koşmak. ben küçükken babam beni altyapıya yazdırdı ve o gün bugündür koşuyorum. koşarken bazen ayağıma top çarpıyor ve bu top bazen pas olarak hedefini buluyor. bazen de kafama çarpıyor ve o zaman da hedefini buluyor bu toplar. mustafa sandal'ın 'aramızda bir top' diye şarkısı vardı hatırlar mısınız? ahhah. ben hatırladım yine güldüm bak. ne güzel şarkıydı ya. neyse, herkese mutlu yıllar."


"merhaba ben odtü öğrencisi. okulumu çok seviyorum, fakat bir de şu final zamanları olmasa. ah şu finaller. her yere onlarla ilgili bir şey yazasım geliyor, çünkü bence hayat çok zor finallerle. üstelik öss'ye girmeden önce bile final denen bir şeyin olduğunu, bütün öğrencilerin ona girdiğini biliyordum. ama işte stüdyoda olunca heyecanlanıyo insan, bildiğini de unutuyo. en sevdiğim sorular arasında 'finalde hangi konular çıkacak?' ve 'merhaba arkadaşlar, final yarın saat kaçta?' var. final dönemleri de olmasa odtülü olduğumuz anlaşılmayacak. yani odtülü olmayanlar tarafından. ehheh."

"merhaba ben caner. az önce naptığımı hiç bilmiyorum. öyle spontan bişiler yaptım ama, şu an 'bu ne lan?' diyorum. sürçülüsün ettiysek affola. haydi iyi akşeafkaızjvoıuzjcv."

daha uzatmak istemedim, gelen tepkilere göre vol. 2 falan çekebiliriz. haydi öpüzledim. (bunu da niye tırnak içine almadıysam, sanki bu sözleri babam söyledi anasını satayım.) bunu da niye parantez içine aldıysam. of neyse, hadi gittim.

12 Aralık 2011 Pazartesi

thirteen

aa merhaba. sen buralara uğruyo muydun ya? naptın nası gitti? hallettin mi o dediğin işi? hah iyi bari.

hiç kusura bakma da, yalancısın sanki biraz, sevgili okur. ben yazı yazmayınca başımın etini yiyosun, "neden yazı yazmıyosun? noldu, bişiy mi oldu? noldu? pınar nooldu?" diye (şakayı kapana tadelle). ama baktın, yazı yazmaya başladım. o zaman blog'a hiç uğramıyosun di mi? arkadaş, blogun görünümünü değiştirdim, anket yaptım, "sorayım arkadaşlarıma.. nasıl olmuş, öğreneyim" dedim. kimseden tık yok. anket bir haftadır orda duruyo. bir taneniz de gelip oy vermemişsiniz. ama yazı yazmayınca "vallahi her gün bakıyorum, artık yeni yazılar arıyo gözüm. en son 1319 gün önce yazmışsın bak.." demeyi biliyosunuz. küstüm hepinize. çok sinirliyim. bi daha da anket yaparsam.

şaka şaka. tabii ki sinirli değilim de, ne bileyim. bi haftadır tek bir oy göremeyince. neyse. aslında kafamda yazacak bişi de yok, ama dur bakalım.

geçen gün, evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi ve televizyon aynı akşam bozuldu. aynı akşam ya, sözleşmiş gibi. servis çağırdık, yarın gelicekler. bak düşün, taaaaa geçen gün bozulan şey için yarın kontrole gelicekler. bazen sıkıntıdan açıyoruz televizyonu, sadece sesini dinliyoruz. radyo gibi. kuzey güney izlerken falan çok komik oluyo. evet, bazen olmaya da biliyo. az önce yazdığım şeyin doğru yazılıp yazılmadığından emin değilim. yalnız televizyonsuz bir hayat çok zormuş, onu gördük. hiçbi şeyden haberimiz olmuyo lan. çok kötü. geçen gün galatasaray fener'i yenmiş, onu bile yeni öğrendik. ehhehe kızmayın fenerliler. 1319 falan.

bugün hücre biyolojisi (aslında cell biology de, havalı görünmemek için böyle dedim, hadi yine iyisin.) hocam bir vaka örneği verecekken "house'u izliyo musunuz?" dedi.. işte o an.. o an içime bir taş oturdu. "tamam," dedim içimden, "allah belasını versin. izlicem.." resmen herkes vakanın ne olduğunu anladı, ben mal gibi kaldım. yok yok, şaka. ben de anladım tabii de. bu hikayeden çıkarılması gereken sonuç bu değil. bu hikayeden çıkarılması gereken sonuç, herkes house izlemeli. ben dahil. evet, ciddiyim. şimdiye kadar izlemiyodum.

mor ve ötesi'nin dünya yalan söylüyor albümü de yeni aktüel dergisi tarafından son 20 yılın en iyi albümü seçilmiş. öhhöm. bilginiz olsun diye şeettim ben.

haydi ben gideyim o zaman. anketi hala doldurmadın biliyorum. yazıklar olsun.

not: başlık niye thirteen hiç bilmiyorum. house'da, house'dan başka bildiğim tek karakter, ondan olabilir. ama bu niye başlık oldu bilmiyorum. üstüme gelme.

4 Aralık 2011 Pazar

dilli kaşarlı

oha buralara nolmuş. blogger'a yeni görünüm gelmiş, onu diyorum. bi değişik geldi de. neyse. naber?

bu aralar herkese günde 5-6 kez naber diyorum. hepsinde de bıkmadan usanmadan "iyi senden" cevabı verenler var ya. onlar işte bu ülkenin gelecekteki başbakanı, doktoru, mühendisi olması gereken insanlar. her ne kadar kıro bir söylem olsa da canlarını yerim onların. gerçi bunu akli dengesi yerinde olmayan bir arkadaşlarını üzmemek için de yapıyo olabilirler ama bu hoş bir ihtimal değil. o yüzden ihmal edeceğim.

dilli kaşarlı diye tost (ya da sandviç artık neyse işte) ismi mi olur ya. erotik olucam diye kendini kasmış resmen ismi bulan büfe sahibi. pis herif. ama komik isim olmuş o ayrı. ayrıca ordaki dilin ne olduğunu bilmiyorum hala. peynir olsa gerek. elzem.

bazı yazıtiplerinde türkçe karakter kullanınca yazıtipi değişiyo ya sırf o harfi göstermek için. allah böyle teknolojinin belasını versin. blogun adını değiştiricem sırf bu yüzden. o nası bi "ş" olm ya? of.

bak sana bi anımı anlatayım da gül. istanbul'da bir kafede (şimdi adını vermeyeceğim), menüde yazanların hemen yanına ingilizcesini eklemişler. adı sezar dürüm olan bir sandivicin yanında da sezar status yazıyodu. evet baya feysbuk'tan bildiğimiz status. durum yani. google translate hiç bu kadar saçmalamamıştı. hayır bi de sezar'ı da çevirmemiş, öyle kalmış o. bak hatırladıkça gülüyorum. ama çok kötü anlattım ya. neyse.

one'ın klibinde soloya girmeden önceki kısımda jason, kirk ve james'in aynı anda ritmik bi şekilde kafa sallamalarına bayılıyorum. epic band is epic.

ben bugün "cep telefonuyla iletişimden uzak kalma korkusu" diye bir şey olduğunu öğrendim. evet kim milyoner olmak ister? izliyorum. ve evet, türkçe'nin imla kurallarına uymayıp programın adını küçük harflerle yazdım. neyse. baya böyle fobi varmış. adı da nomofobiymiş. "no mobile phobia" öbeğinden geliyomuş. olm insanlık, çıldırmışsın lan sen. insan örümcekten falan korkar. manyak. örümcek demişken, allah onların da belasını versin. tiksinilesi hayvanlar.

hadi bu kadar yeter. iyi akşamlar. iyi günler. merhaba.

hayır söylesem nolacak ki yani. sanki rtük kontrol ediyo. kafenin adı ortaköy kahvesi.